Telefon
WhatsApp
İnstagram

Kendinizi Korumak İçin Birine Vurdunuz: Meşru Müdafaa mı, Kasten Yaralama mı?

Hukuk alanındaki önemli makale, rapor ve bültenlere bu sayfadan ulaşabilirsiniz. Güncel yasal gelişmeleri ve uzman analizlerini inceleyin.

Kendinizi Korumak İçin Birine Vurdunuz: Meşru Müdafaa mı, Kasten Yaralama mı?

Kendinizi Korumak İçin Birine Vurdunuz: Meşru Müdafaa mı, Kasten Yaralama mı?

14 Görüntüleme 24 Ekim 2026, 18:31

Bir tartışma sırasında karşınızdaki kişinin size saldırdığını, yumruk attığını veya elindeki bir cisimle yaralamaya çalıştığını düşünün. Saldırıyı durdurabilmek amacıyla karşılık verdiniz ve saldırgan yaralandı. Hatta olayın ağırlığına göre karşı tarafın yaşamını yitirdiği bir sonuç da ortaya çıkmış olabilir. Böyle bir durumda savunma amacıyla hareket etmiş olmanız ceza sorumluluğunu ortadan kaldırır mı? Saldırganın ilk darbeyi vurmuş olması meşru müdafaanın kabulü için yeterli midir? Saldırı sırasında kullanılan kuvvet hangi noktada hukuka aykırı hâle gelir? Özellikle Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 9 Eylül 2026 tarihli kararı, meşru savunmanın hukuka uygunluk nedeni oluşturduğu durumlar ile savunmada sınırın korku, heyecan veya telaş nedeniyle aşıldığı durumlar arasındaki ayrım bakımından önemli değerlendirmeler içermektedir.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 25. maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen meşru savunma, kişinin kendisine veya başkasına ait bir hakka yönelmiş haksız saldırıyı, o andaki hâl ve koşullara göre saldırıyla orantılı biçimde defetmek amacıyla gerçekleştirdiği fiillerin hukuka uygun kabul edilmesini sağlayan bir kurumdur. Kanun koyucu bu düzenlemeyle bireyin haksız saldırı karşısında tamamen savunmasız kalmasını önlemekte, ancak savunma hakkının sınırsız bir güç kullanma yetkisine dönüşmesine de izin vermemektedir. Bu nedenle meşru savunma bakımından önemli olan yalnızca saldırının başlamış olması değil; saldırının niteliği, savunmanın zorunluluğu, kullanılan araç, tarafların içinde bulunduğu koşullar ve savunmanın saldırıyı bertaraf etmeye yönelik olup olmadığıdır.

Meşru savunmanın hukuki niteliği bakımından ilk ayrım, bu kurumun bir ceza indirimi değil, hukuka uygunluk nedeni olmasıdır. Türk Ceza Kanunu'nun 25/1. maddesindeki şartlar gerçekleştiğinde kişinin savunma amacıyla gerçekleştirdiği fiil hukuka aykırı kabul edilmez. Dolayısıyla mahkemenin meşru savunmanın bütün koşullarının oluştuğunu tespit etmesi hâlinde sanık hakkında CMK m.223/2-d uyarınca beraat kararı verilmesi gerekir. Bunun karşısında savunmada sınırın mazur görülebilecek korku, heyecan veya telaşla aşılması durumunda uygulanabilecek TCK m.27/2, farklı hukuki sonuç doğurmaktadır. Bu ikinci durumda kanun, fiilin bütünüyle hukuka uygun olduğunu kabul etmek yerine, sınırın aşılmasına yol açan ruhsal durum nedeniyle faile ceza verilmemesini öngörmektedir.

Meşru savunmanın oluşabilmesi için öncelikle haksız bir saldırının bulunması gerekir. Saldırı, kişinin vücut bütünlüğüne yönelmiş fiziksel müdahaleyle sınırlı değildir. Türk Ceza Kanunu'nun mevcut düzenlemesi yaşam hakkı, vücut dokunulmazlığı, cinsel dokunulmazlık, özgürlük ve mülkiyet gibi hukuken korunan hakları kapsayabilecek genişliktedir. Ancak saldırının gerçekten mevcut olması veya gerçekleşmesinin muhakkak olduğu somut bir tehlikenin bulunması gerekir. Kişinin yalnızca karşısındakinden hoşlanmaması, geçmişte tehdit edilmiş olması ya da ileride saldırıya uğrayabileceği yönündeki soyut korkusu meşru savunma hakkını kendiliğinden doğurmaz.

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 26 Mayıs 2022 tarihli, 2021/279 E., 2022/391 K. sayılı kararında meşru savunmanın saldırıya ve savunmaya ilişkin koşulları ayrıntılı biçimde ortaya konulmuştur. Kararda haksız saldırının bulunması, saldırının korunabilecek bir hakka yönelmesi ve saldırıyla savunmanın eş zamanlı olması gerektiği; savunmanın ise zorunlu, saldırgana yönelmiş ve saldırıyla orantılı bulunmasının arandığı açıklanmıştır. Ceza Genel Kurulu ayrıca başlaması muhakkak olan ve başladığında savunmayı imkânsızlaştırabilecek saldırıların da belirli şartlarda savunma hakkını doğurabileceğini kabul etmektedir.

Bu noktada haksız saldırının ilk fiziksel darbeyle başlaması gerektiği yönündeki düşünce doğru değildir. Örneğin bir kişinin ateşli silahını çıkararak doğrudan başka bir kişiye doğrultması hâlinde, silahın mutlaka ateşlenmesini beklemek gerektiği söylenemez. Saldırının gerçekleşmesinin muhakkak olduğu somut durumlarda savunma hakkı henüz ilk yaralanma meydana gelmeden doğabilir. Buna karşılık yalnızca sözlü tartışma yaşanması, karşı tarafın cebinde silah bulunabileceğinin düşünülmesi veya geçmişte kavga edilmiş olması, her durumda ölümcül güç kullanılmasını hukuka uygun hâle getirmez. Bu ayrımın belirlenmesinde olayın gerçekleştiği anın şartları esas alınmalıdır.

Meşru savunmanın ikinci temel koşulu, savunmayla saldırı arasında zaman bakımından bağlantı bulunmasıdır. Saldırı sona erdikten sonra gerçekleştirilen fiiller, artık mevcut saldırıyı bertaraf etmeye değil, saldırganı cezalandırmaya veya intikam almaya yönelmiş olabilir. Örneğin saldırganın yumruk attıktan sonra olay yerinden uzaklaşması üzerine peşinden gidilerek yaralanması durumunda, kişinin daha önce saldırıya uğramış olması sonraki fiili otomatik olarak meşru savunmaya dönüştürmez. Saldırının devam edip etmediği veya yeniden başlamasının muhakkak olup olmadığı somut delillerle değerlendirilmelidir.

Adalet Bakanlığının UYAP Mevzuat ve İçtihat sisteminde yayımlanan bir Yargıtay kararında, tarafların tartışması sırasında katılanın sanığa yumruk attığı, ardından aracına binerek olay yerinden ayrıldığı, sanığın ise kendi aracıyla katılanı takip ederek eylemini gerçekleştirdiği olay incelenmiştir. Kararda saldırıyla savunma arasında eş zamanlılık bulunmadığı ve savunma zorunluluğunun ortadan kalktığı belirtilerek meşru savunma şartlarının gerçekleşmediği kabul edilmiş; buna karşılık olayın TCK m.29 kapsamında haksız tahrik yönünden değerlendirilmesi uygun bulunmuştur. Bu karar, saldırıya uğrayan kişinin daha sonra gerçekleştirdiği her karşı eylemin savunma niteliği taşımayacağını göstermektedir.

Haksız tahrik ile meşru savunma arasındaki fark tam olarak burada ortaya çıkmaktadır. Meşru savunmada kişinin hareketi, devam eden veya gerçekleşmesi muhakkak olan saldırıyı önlemeye yöneliktir. Haksız tahrikte ise kişinin haksız fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işlemesi söz konusudur. İlk durumda şartları gerçekleşen eylem hukuka uygun sayılırken ikinci durumda gerçekleştirilen suç hukuka aykırı olmaya devam eder; ancak TCK m.29 kapsamında cezada indirim gündeme gelebilir. Bu nedenle meşru savunma koşulları oluşmayan her olayın cezasız kalacağı gibi, haksız saldırıya maruz kalan herkesin yalnızca tahrik indiriminden yararlanabileceği şeklindeki genellemeler de yanlıştır.

Savunmanın zorunlu olması da meşru müdafaanın belirleyici koşullarındandır. Buradaki zorunluluk, kişinin olay anında sahip olduğu fiilî imkânlarla saldırıyı başka şekilde etkili olarak önleyip önleyemeyeceğiyle ilişkilidir. Ancak zorunluluk değerlendirmesi, olay sona erdikten sonra sakin bir ortamda yapılan soyut varsayımlara dayandırılmamalıdır. Saldırıya uğrayan kişinin saniyeler içerisinde karar vermek zorunda kalması, fiziksel üstünlük farkı, saldırganların sayısı, kullanılan silah veya araç, olay yerinin özellikleri ve saldırının yoğunluğu birlikte dikkate alınmalıdır.

Bu bakımdan saldırıya uğrayan kişinin her koşulda kaçmak zorunda olduğu şeklinde genel bir kural bulunmamaktadır. Kişinin kaçabileceği bir güzergâhın teorik olarak mevcut olması, savunmasının mutlaka hukuka aykırı olduğu anlamına gelmez. Bununla birlikte saldırının zarar vermeden ve etkili biçimde önlenebileceği başka seçeneklerin somut olarak bulunması, savunmanın zorunlu olup olmadığı değerlendirilirken önem taşıyabilir. Bu nedenle zorunluluk, saldırıya uğrayan kişiye soyut ve sınırsız bir kaçma yükümlülüğü yüklenerek değil, olayın gerçekleştiği andaki gerçek tehlike dikkate alınarak belirlenmelidir.

Meşru savunmada en fazla uyuşmazlığa neden olan unsur ise orantılılıktır. Savunmanın saldırıyla orantılı olması gerektiği yönündeki kanuni ölçüt, kullanılan araçların mutlaka aynı olmasını gerektirmez. Yumrukla saldırılan bir kişinin kendisini yalnızca yumrukla savunabileceği veya bıçakla saldırılan bir kişinin mutlaka bıçak kullanması gerektiği şeklinde bir kural bulunmamaktadır. Değerlendirilmesi gereken husus, kullanılan savunma aracının saldırının niteliği karşısında gerekli olup olmadığı ve savunmanın tehlikeyi bertaraf etmek için gereken sınırlar içinde kalıp kalmadığıdır.

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 2022/279 E., 2025/75 K. sayılı kararında da meşru savunmanın saldırı ve savunmaya ilişkin şartları ele alınmış; savunmada sınırın aşılması durumunda TCK m.27 hükümlerinin uygulanması gerektiği açıklanmıştır. Bu yaklaşım çerçevesinde saldırı ile savunma arasında matematiksel bir eşitlik aranmamakta, olayın somut şartları içinde savunmanın gerekli ve ölçülü olup olmadığı değerlendirilmektedir.

Örneğin fiziksel olarak kendisinden çok daha güçlü bir kişinin boğazını sıkarak nefes almasını engellediği mağdurun, saldırıyı durdurabilmek için elinin altında bulunan sert bir cisimle karşılık vermesi ile tartışma sırasında hafifçe itilmiş bir kişinin silahla ateş etmesi aynı hukuki nitelikte değildir. Her iki olayda da savunma amacı ileri sürülebilir; ancak savunmanın zorunluluğu ve orantılılığı farklı sonuçlar doğurabilir. Burada saldırının yarattığı gerçek tehlike, taraflar arasındaki güç dengesi ve kullanılan aracın ölümcül sonuç doğurma ihtimali birlikte incelenmelidir.

Bu noktada yalnızca meydana gelen neticenin ağırlığına bakılarak meşru savunmanın reddedilmesi de doğru değildir. Savunma sırasında saldırganın ağır yaralanması veya ölmesi, eylemin her durumda hukuka aykırı olduğu anlamına gelmez. Ölümcül tehlike içeren haksız saldırının başka şekilde durdurulamadığı ve savunmanın olay anındaki koşullara göre gerekli ve orantılı olduğu durumlarda ağır neticeye rağmen meşru savunma koşulları oluşabilir. Bununla birlikte saldırı hafif nitelikteyken ve ölümcül güç kullanımı zorunlu değilken meydana gelen ağır netice bakımından aynı değerlendirme yapılamaz.

Meşru savunma değerlendirmesinde saldırganın kullandığı aracın yanı sıra saldırının yöneldiği vücut bölgesi, darbe sayısı, saldırının süresi ve tarafların eylemlerinin sıralaması da önem taşımaktadır. Özellikle kamera kaydı bulunan olaylarda saniyeler içerisinde gerçekleşen hareketlerin kronolojik olarak incelenmesi, hangi anda savunma zorunluluğunun doğduğunu ve hangi anda sona erdiğini ortaya koyabilir. Adli muayene raporları da darbenin hangi bölgeye geldiğini ve saldırının yoğunluğunu belirlemek bakımından önemlidir. Ancak yaralanmanın bulunmaması, özellikle saldırı başlamadan hemen önce gerçekleşen zorunlu savunma hâllerinde, meşru savunmanın kesin olarak bulunmadığını göstermez.

Meşru savunmanın sınırlarının tartışıldığı dosyalarda TCK m.27 ayrıca önem kazanmaktadır. Maddenin birinci fıkrası, ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerde sınırın kast olmaksızın aşılması ve fiilin taksirle işlendiğinde de cezalandırılabilmesi durumunda taksirli suça ilişkin cezada belirli oranda indirim yapılmasını düzenlemektedir. İkinci fıkra ise özellikle meşru savunmaya ilişkin farklı bir hüküm getirmektedir. Buna göre meşru savunmada sınırın aşılması mazur görülebilecek heyecan, korku veya telaştan ileri gelmişse faile ceza verilmez.

Bu hükmün uygulanmasında dikkat edilmesi gereken husus, yalnızca failin olay sırasında korkmuş olduğunu söylemesinin yeterli olmamasıdır. Savunmanın hangi tehlike karşısında başladığı, saldırının ağırlığı, failin fiziksel ve ruhsal durumu, olayın gelişim hızı ve sınırın aşılmasıyla korku, heyecan veya telaş arasında nedensellik bulunup bulunmadığı araştırılmalıdır. Özellikle failin gerçek bir haksız saldırı karşısında savunmaya başladığı, ancak bu saldırının yarattığı mazur görülebilir ruhsal etki nedeniyle savunmanın sınırını aştığı durumlarda TCK m.27/2'nin uygulanması gündeme gelebilir.

Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 9 Eylül 2026 tarihli, 2026/3371 E., 2026/5254 K. sayılı kararı bu ayrımın son derece dikkat çekici bir örneğini oluşturmaktadır. Karara konu olayda, yüzünü gizleyecek şekilde maske, gözlük ve bere kullanan, üzerinde ateşli silah ve plastik kelepçeler bulunan bir kişi kuyumcuya girmiştir. Kuyumcuyu bir süre oyalayan saldırgan, sanığın arkasını dönmesini fırsat bilerek yanında getirdiği jopla sanığın başına yaklaşık 11 saniye içerisinde sekiz defa vurmuştur. Sanık, saldırganın üzerinde silah bulunduğunu da görmüş ve tezgâhın çekmecesindeki tabancaya ulaşmıştır. Sanığın silahı aldığını fark eden saldırgan kapıya doğru yönelmiş; sanık ise bir el ateş ederek saldırganı omzundan yaralamıştır. Yaralanan kişi on gün sonra meydana gelen komplikasyonlar sonucunda yaşamını yitirmiştir.

İlk derece mahkemesi sanığın kasten yaralama neticesinde ölüme neden olma suçundan cezalandırılmasına karar vermiş, istinaf incelemesinde ise meşru savunma değerlendirmesiyle beraat kararı verilmiştir. Yargıtay 1. Ceza Dairesi olayda saldırının haksız olduğu ve meşru savunmanın saldırıya ilişkin koşullarının gerçekleştiği konusunda tereddüt bulunmadığını kabul etmekle birlikte, saldırganın sanığın elindeki tabancayı görerek çıkış kapısına yöneldiği sırada ateş edilmesi nedeniyle savunmada sınırın aşıldığını değerlendirmiştir. Ancak Daire, sanığın başına çok sayıda jop darbesi alması, saldırganın silahlı olması ve olayın kısa sürede gerçekleşmesi karşısında sınırın aşılmasının mazur görülebilecek korku, heyecan ve telaştan kaynaklandığı sonucuna ulaşmıştır. Bu nedenle TCK m.25/1 kapsamında beraat yerine, TCK m.27/2 ve CMK m.223/3-c uyarınca ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmesi gerektiğini belirterek hükmü bozmuştur.

Bu kararın hukuki değeri, saldırıya uğrayan kişinin gerçekleştirdiği bütün eylemlerin otomatik olarak meşru savunma kapsamında kabul edilmemesinde; buna karşılık olayın ağırlığı nedeniyle savunma sınırını aşan kişinin her durumda cezalandırılmasının da zorunlu olmadığının ortaya konulmasındadır. Yargıtay, meşru savunmanın maddi şartlarıyla korku, heyecan veya telaşın sınır aşımına etkisini birbirinden ayırmış ve iki farklı hüküm kurulması gerektiğini vurgulamıştır. Bu ayrım yalnızca ceza miktarı bakımından değil, mahkemenin vereceği kararın hukuki niteliği bakımından da önem taşımaktadır.

Meşru savunmayla ilgili uyuşmazlıklarda olayın başlangıcına ilişkin delillerin eksikliği özellikle dikkat çekmektedir. Kavganın son birkaç saniyesini gösteren kamera kaydı, çoğu zaman saldırının hangi nedenle başladığını veya ilk haksız hareketin kimden geldiğini tek başına ortaya koymayabilir. Aynı şekilde yalnızca saldırganın yaralanmasına ilişkin adli rapora dayanılarak diğer kişinin savunma durumunda bulunmadığı sonucuna ulaşılamaz. Tarafların ilk hareketleri, tanıkların konumu, kamera görüntülerinin tam kaydı ve olayın fiziksel koşulları birlikte incelenmelidir.

Özellikle bir kişinin kendisini savunduğunu ileri sürdüğü dosyada, saldırının ne zaman sona erdiğinin belirlenmesi hayati önem taşır. İlk saldırı sırasında gerçekleştirilen savunmayla, saldırgan etkisiz hâle getirildikten sonra devam ettirilen şiddet arasında hukuken önemli fark bulunmaktadır. Örneğin yerde hareketsiz hâlde bulunan veya artık saldırı imkânı kalmamış kişiye yönelik darbelerin sürdürülmesi, olayın bütününe göre meşru savunma sınırlarının dışına çıkabilir. Ancak sınırın aşılmasının TCK m.27/2 kapsamındaki mazur görülebilir korku ve telaştan kaynaklanıp kaynaklanmadığı da ayrıca değerlendirilmelidir.

Mülkiyet hakkına yönelen saldırılar bakımından da aynı ilkeler geçerlidir. Kişinin evine, işyerine veya taşınmazına yönelik haksız saldırıyı önleme hakkı bulunmaktadır. Türk Medeni Kanunu'nun 981. maddesi de zilyedin gasp ve saldırıları kuvvet kullanarak defetmesine belirli sınırlar içinde imkân tanımaktadır. Ancak mülkiyetin korunması, her koşulda ölümcül güç kullanılmasını hukuka uygun kılmaz. Örneğin hırsızlık amacıyla işyerine giren kişinin saldırgan davranışları bulunmadan veya yaşamı tehdit eden bir tehlike oluşmadan sırf malvarlığını korumak amacıyla ateş edilmesi, meşru savunmanın zorunluluk ve orantılılık şartları bakımından ciddi sorun yaratabilir. Buna karşılık hırsızlık fiilinin aynı zamanda kişinin yaşamına veya vücut bütünlüğüne yönelik ağır saldırıyla birleşmesi durumunda değerlendirme değişebilir. Yargıtay'ın 2026 tarihli kuyumcu kararında da malvarlığına yönelik yağma teşebbüsü ile sanığın başına yönelmiş ağır fiziksel saldırı birlikte ele alınmıştır.

Meşru savunmanın üçüncü bir kişiyi korumak amacıyla gerçekleştirilmesi de mümkündür. Kanun, savunulan hakkın mutlaka savunmayı yapan kişiye ait olmasını aramamaktadır. Bir çocuğa, eşe, arkadaşa veya hiç tanınmayan bir kişiye yönelen haksız saldırının gerekli ve orantılı biçimde bertaraf edilmesi de TCK m.25/1 kapsamında değerlendirilebilir. Ancak üçüncü kişiyi koruma amacı, savunmanın zorunluluğu ve orantılılığı yönünden daha geniş bir yetki sağlamaz. Aynı hukuki ölçütler burada da geçerlidir.

Savunma hakkının kullanılmasında kişinin saldırının yarattığı tehlikeyi yanlış değerlendirmesi durumunda ise başka hukuki tartışmalar ortaya çıkabilir. Örneğin karşısındaki kişinin elindeki nesneyi ateşli silah zannederek savunmaya geçen bir kişinin durumu, meşru savunmanın şartlarında hataya ilişkin TCK m.30 hükümleri bakımından ayrıca incelenebilir. Gerçekte saldırı bulunmayan veya saldırının niteliğinin yanlış algılandığı olayların tamamını TCK m.27/2 kapsamında değerlendirmek doğru değildir. Meşru savunma koşullarının gerçekleşip gerçekleşmediği ile bu koşulların varlığında hataya düşülüp düşülmediği farklı hukuki sorunlardır.

Savunma sırasında yaralanmanın meydana gelmiş olması, kasten yaralama suçuna ilişkin unsurların ayrıca değerlendirilmesini de gerektirir. TCK m.86 kapsamında bir kişinin vücuduna acı verilmesi veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olunması, kasten yaralama suçunun maddi unsurunu oluşturabilir. Ancak fiilin meşru savunma kapsamında hukuka uygun hâle gelmesi durumunda suçun tipik sonucunun meydana gelmiş olması tek başına cezalandırmaya yeterli değildir. Bununla birlikte meşru savunmanın şartları yoksa veya hukuka uygunluk sınırları dışında kalınmışsa suç vasfının, yaralanmanın niteliğine ve failin kastına göre belirlenmesi gerekir.

Özellikle ölüm neticesiyle sonuçlanan olaylarda kasten öldürme, kasten yaralama neticesinde ölüme neden olma ve taksirle öldürme suçları arasındaki ayrım, meşru savunma değerlendirmesinden bağımsız olarak ayrıca önem taşımaktadır. Ancak önce olayın meşru savunma kapsamında olup olmadığı ve varsa TCK m.27 hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağı belirlenmelidir. Çünkü bu değerlendirme yapılmadan yalnızca meydana gelen netice üzerinden suç vasfı ve ceza sorumluluğu hakkında kesin sonuca ulaşılması hukuken eksik incelemeye yol açabilir.

Burada mahkemenin vereceği kararın niteliğine de özellikle dikkat edilmelidir. Tam meşru savunma şartlarının oluşması hâlinde CMK m.223/2-d kapsamında beraat kararı verilirken, sınırın mazur görülebilecek korku, heyecan veya telaşla aşılması hâlinde CMK m.223/3-c kapsamında ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmesi gerekmektedir. Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 2026/3371 E., 2026/5254 K. sayılı kararında verilen bozma kararının temel nedenlerinden biri de bu iki hukuki sonucun birbirine karıştırılmış olmasıdır.

Bu nedenle meşru savunma iddiası bulunan bir dosyada yalnızca failin saldırıya uğradığının gösterilmesi yeterli değildir. Saldırının hangi anda başladığı, devam edip etmediği, kullanılan kuvvetin ne amaçla ve hangi yoğunlukta uygulandığı, savunmanın gerekli sınırlar içinde kalıp kalmadığı ve sınır aşılmışsa buna yol açan ruhsal durumun niteliği birlikte değerlendirilmelidir. Özellikle ağır yaralanma veya ölümle sonuçlanan olaylarda adli tıp bulguları, kamera kayıtları, olay yeri inceleme raporları ve tanık anlatımlarının birbiriyle tutarlılığı hükmün hukuki niteliğini doğrudan etkileyebilir.

Sonuç olarak bir kişinin kendisini veya başkasını korumak amacıyla gerçekleştirdiği fiilin meşru savunma sayılabilmesi için haksız saldırının varlığı, savunmanın zorunluluğu ve saldırıyla savunma arasındaki orantılılık birlikte bulunmalıdır. Saldırıya ilk maruz kalan kişi olmak her karşı eylemi hukuka uygun hâle getirmediği gibi, savunma sırasında saldırganın ağır yaralanmış olması da meşru savunmayı kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 26 Mayıs 2022 tarihli, 2021/279 E., 2022/391 K. sayılı kararı meşru savunmanın genel koşullarını; Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 9 Eylül 2026 tarihli, 2026/3371 E., 2026/5254 K. sayılı kararı ise savunmada sınırın korku, heyecan ve telaş nedeniyle aşılmasının hukuki sonuçlarını açıkça ortaya koymaktadır.

Meşru savunmanın tam olarak gerçekleşmesi durumunda beraat, sınırın mazur görülebilecek şekilde aşılması durumunda ise ceza verilmesine yer olmadığı kararı gündeme gelmektedir. Her iki ihtimalin koşulları oluşmadığında haksız tahrik veya ilgili suç hükümleri ayrıca incelenmelidir. Savunmanın amacı saldırıyı sona erdirmektir; saldırının sona erdiği veya savunmanın zorunlu olmaktan çıktığı andan itibaren kullanılan kuvvetin hukuki niteliği de değişebilir. Bu nedenle her olay, meydana gelen neticeden hareketle değil, saldırı ve savunmanın gerçekleştiği anın bütün koşulları esas alınarak değerlendirilmelidir.

🔍 Nasıl Yardımcı Olabiliriz?

Hukuki sorularınızın yanıtlarını aramak için aşağıdaki formu kullanın

Popüler Arama Konuları

En çok aranan hukuki konularımıza göz atın: