Eşinizin İcra Borcu Yüzünden Sizin Evinize veya Arabanıza Haciz Gelebilir mi?
Eşinizin kredi kartı borçlarını ödeyemediğini, bankadan kullandığı kredinin icraya düştüğünü veya ticari faaliyetleri nedeniyle hakkında yüksek miktarlı bir icra takibi başlatıldığını düşünün. Eşinizin adına kayıtlı malvarlığı borcu karşılamaya yetmiyor. Ancak sizin adınıza kayıtlı bir eviniz, otomobiliniz veya banka hesabınız bulunuyor. Alacaklı, eşinizin borcunu tahsil etmek amacıyla sizin malvarlığınıza da yönelebilir mi? Evlilik sırasında edinilmiş olması, bir taşınmazın veya aracın diğer eşin borcu nedeniyle haczedilmesi için yeterli midir?
Bu soruların yanıtı, Türk Medeni Kanunu'nda düzenlenen eşlerin borçlardan sorumluluğu ilkesi ile İcra ve İflas Kanunu'nun haciz ve istihkak hükümlerinin birlikte değerlendirilmesini gerektirmektedir. Özellikle aile konutunun korunması, edinilmiş mallara katılma rejimi, eşlerin müteselsil sorumluluğu ve alacaklılardan mal kaçırma iddiasıyla gerçekleştirilen devirler, uygulamada birbirinden ayrılması gereken hukuki meselelerdir.
Türk hukukunda evlilik birliği, eşlerin bütün borçlardan müştereken sorumlu olduğu bir malvarlığı ortaklığı meydana getirmez. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 224. maddesinde yer alan düzenleme uyarınca eşlerden her biri kendi borçlarından bütün malvarlığıyla sorumludur. Bu hüküm, evlilik ilişkisinin eşlerden birinin kişisel borcunu kendiliğinden diğer eşe yüklemeyeceğini açık biçimde ortaya koymaktadır.
Dolayısıyla kocanın kendi adına kullandığı banka kredisini ödeyememesi, kadının kişisel malvarlığının doğrudan haczedilebileceği anlamına gelmez. Aynı şekilde kadının kredi kartı borcu, ticari borcu veya kişisel bir sözleşmeden kaynaklanan ödeme yükümlülüğü nedeniyle kocanın adına kayıtlı mallara yalnızca evlilik ilişkisine dayanılarak haciz uygulanamaz.
Ancak burada önemli bir ayrım bulunmaktadır. Eşlerin borçlardan kişisel sorumluluğu ile evlilik birliği içerisinde edinilen malların hukuki niteliği aynı mesele değildir. Türk Medeni Kanunu'nun 202. maddesi uyarınca eşler arasında yasal mal rejimi olarak edinilmiş mallara katılma rejiminin uygulanması, evlilik sırasında edinilen bütün malların eşlerin ortak mülkiyetine geçtiği anlamına gelmez.
Nitekim Türk Medeni Kanunu'nun 223. maddesi, her eşin yasal sınırlar içerisinde kendi kişisel mallarını ve edinilmiş mallarını yönetebileceğini, bunlardan yararlanabileceğini ve bunlar üzerinde tasarrufta bulunabileceğini düzenlemektedir. Edinilmiş mallara katılma rejiminin temel özelliği, eşlerin evlilik süresince kazandıkları bütün malvarlığı değerleri üzerinde doğrudan paylı mülkiyet sahibi olmaları değil, mal rejiminin tasfiyesi sırasında kanuni şartlar çerçevesinde katılma alacağı hakkının ortaya çıkabilmesidir.
Örneğin evlilik devam ederken satın alınan bir otomobilin yalnızca koca adına tescil edildiğini düşünelim. Aracın bedelinin evlilik süresince elde edilen gelirlerle karşılanması, kadını otomobilin kendiliğinden yarı oranında maliki hâline getirmez. Araç kocanın mülkiyetinde bulunduğundan, kocanın kişisel borçları nedeniyle haczedilmesi kural olarak mümkündür. Kadının mal rejiminden kaynaklanabilecek alacak hakları ise ayrı bir hukuki değerlendirmeye tabidir.
Buna karşılık otomobil kadının adına kayıtlıysa ve kadının takip konusu borçtan herhangi bir hukuki sorumluluğu bulunmuyorsa, aracın yalnızca kocanın borcundan dolayı haczedilmesi mümkün değildir. Alacaklının, borçlu eşin malvarlığında bulunmayan ve üçüncü kişiye ait olan bir araç üzerinde sırf evlilik ilişkisine dayanarak haciz talep etmesi hukuki dayanaktan yoksundur.
Taşınmazlar bakımından da benzer ilkeler geçerlidir. Tapuda borçlu olmayan eş adına kayıtlı bir ev, diğer eşin kişisel borcundan dolayı kural olarak doğrudan haczedilemez. Örneğin kocanın bir ticari faaliyet nedeniyle 2.000.000 TL borçlandığı, ancak eşinin evlilikten önce satın aldığı bir dairede birlikte yaşadıkları varsayıldığında, söz konusu daire yalnızca kocanın borcu nedeniyle doğrudan icra takibinin konusu yapılamaz.
Burada taşınmazın aile konutu niteliğinde olup olmamasından önce mülkiyetin kime ait olduğu önem taşımaktadır. Tapuda borçlu olmayan eşin malik görünmesi, taşınmaz üzerindeki hak sahipliğinin belirlenmesinde temel hareket noktasıdır. Bununla birlikte mülkiyet kaydı ile taşınmazın gerçekte kimin malvarlığına ait olduğu konusunda muvazaa veya alacaklılardan mal kaçırma iddiası bulunması hâlinde uyuşmazlık farklı bir hukuki nitelik kazanabilir.
Özellikle borçlu eşin, hakkında icra takibi başlatılmadan kısa süre önce veya borçlarını ödeyemeyeceğini öngördüğü bir dönemde taşınmazını diğer eşe devretmesi, alacaklı tarafından tasarrufun iptali davasına konu edilebilir.
2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nun 277 ve devamı maddelerinde düzenlenen tasarrufun iptali davası, borçlunun alacaklıların tahsil imkânını ortadan kaldıran belirli tasarruflarının kanuni şartlar altında alacaklıya karşı etkisiz hâle getirilmesine yönelik bir hukuki koruma mekanizmasıdır.
Bu davanın amacı, her durumda taşınmazın mülkiyetinin yeniden borçluya geçirilmesi değildir. Davanın kabulü hâlinde alacaklı, kanuni koşullara göre iptale konu tasarrufla devredilen mal üzerinde cebrî icra yetkisi elde edebilir. Böylece taşınmaz tapuda borçlu olmayan eş adına kayıtlı görünmeye devam etse dahi, alacaklının belirli sınırlar içerisinde haciz ve satış yoluna başvurması mümkün olabilir.
Bununla birlikte eşler arasında gerçekleştirilen her satış veya bağış işlemi kendiliğinden hükümsüz değildir. Tasarrufun iptali için ilgili kanun hükümlerinde öngörülen koşulların somut olayda gerçekleşmesi gerekir. Borcun doğum tarihi, tasarruf tarihi, devrin karşılıklı veya karşılıksız niteliği, taraflar arasındaki ilişki ve diğer kanuni şartlar birlikte değerlendirilmelidir. Bu nedenle yalnızca bir taşınmazın eşe devredilmiş olması, tek başına alacaklıya o taşınmazı haczetme yetkisi vermez.
Eşin kişisel borcu ile aile konutunun haczi arasındaki ilişki ise ayrıca incelenmelidir. Türk Medeni Kanunu'nun 194. maddesi, aile konutuna ilişkin belirli tasarrufları diğer eşin açık rızasına bağlamıştır. Ancak bu düzenleme, aile konutu niteliğindeki bütün taşınmazların icra hukukunda mutlak biçimde haczedilemez olduğu anlamına gelmez.
Aile konutunun malik eş tarafından iradi olarak devredilmesi veya üzerinde ayni hak tesis edilmesi ile alacaklının cebrî icra yoluyla haciz talep etmesi birbirinden farklı hukuki işlemlerdir. Dolayısıyla tapuda aile konutu şerhinin bulunması, tek başına taşınmazın her türlü icra takibine karşı korunmasını sağlamaz.
Bununla birlikte İcra ve İflas Kanunu'nun 82. maddesinin birinci fıkrasının 12. bendi, borçlunun hâline münasip evine ilişkin haczedilmezlik koruması öngörmektedir. Bu düzenlemenin amacı, borçlunun ve ailesinin temel barınma ihtiyacının cebrî icra işlemleri karşısında belirli ölçüde korunmasıdır.
Hâline münasip ev kavramı değerlendirilirken yalnızca borçlunun kişisel ihtiyaçları değil, birlikte yaşadığı aile bireylerinin sosyal ve ekonomik koşulları da dikkate alınmalıdır. Ancak taşınmazın aile konutu olması, değerinin ne olduğuna bakılmaksızın satışının her durumda engelleneceği anlamına gelmez. Taşınmazın değerinin uygun barınma ihtiyacını karşılayacak konut bedelinden yüksek olması durumunda, kanunda öngörülen esaslar çerçevesinde satış yapılarak borçlunun hâline münasip bir ev edinmesi için gerekli bedelin kendisine bırakılması gündeme gelebilir.
Bu noktada Anayasa Mahkemesinin 12.12.2019 tarihli, 2016/10454 başvuru numaralı Emine Göksel kararı özel önem taşımaktadır. Karara konu olayda, başvurucunun eşinin borcu nedeniyle aile konutu olarak kullanılan taşınmaza haciz konulmuş; başvurucu ise taşınmazın hâline münasip ev olduğunu ileri sürerek haczedilmezlik şikâyetinde bulunmuştur.
Derece mahkemesi, başvurucunun icra takibinin borçlusu ve taşınmazın maliki olmadığı gerekçesiyle şikâyetini reddetmiştir. Anayasa Mahkemesi ise aile konutunun haczedilmesinin yalnızca malik eşin değil, konutta yaşayan diğer eşin de aile hayatını doğrudan etkileyebileceğini değerlendirmiştir.
Anayasa Mahkemesine göre aile konutundan kaynaklanan anayasal güvencelerin korunmasına yönelik hukuki başvuru imkânlarının yalnızca malik eşe tanınması, somut olayın koşullarına göre aile hayatına saygı hakkını ihlal edebilir. Nitekim Emine Göksel kararında, borçlu olmayan eşin aile konutuna ilişkin meskeniyet iddiasını yargı mercileri önünde ileri sürebilmesine imkân tanınmaması nedeniyle Anayasa'nın 20. maddesinde güvence altına alınan aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiği sonucuna ulaşılmıştır.
Bu kararın hukuki önemi, aile konutunun mutlak surette haczedilemez kabul edilmesinde değil, borçlu olmayan eşin de aile konutuna ilişkin anayasal güvencelerden yararlanabilmesinde ortaya çıkmaktadır. Böylece mülkiyet hakkı, alacaklının alacağını tahsil etme hakkı ve aile bireylerinin barınma ihtiyacı arasında somut olayın özelliklerine uygun bir değerlendirme yapılması gerekliliği vurgulanmıştır.
Eşlerden birinin borcu nedeniyle birlikte yaşanılan konutta haciz yapılması ihtimali de sıkça karşılaşılan uyuşmazlıklardandır. Burada konutun tapuda kime ait olduğu ile konutta bulunan taşınır malların mülkiyeti birbirinden ayrılmalıdır.
Borçlu eşin fiilen yaşadığı bir adreste haciz yapılması ihtimali, konutun diğer eşe ait olması nedeniyle bütünüyle ortadan kalkmaz. Ancak bu durum konutta bulunan bütün eşyaların haczedilebileceği anlamına gelmemektedir.
İcra ve İflas Kanunu'nun 79/a maddesi, konutta haciz yapılmasına ilişkin özel bir usul öngörmektedir. İcra müdürü tarafından konutta haciz yapılmasına karar verilmesi hâlinde, kanunda belirtilen istisnalar saklı kalmak üzere bu kararın icra mahkemesinin onayına sunulması gerekir.
Diğer taraftan İcra ve İflas Kanunu'nun 82. maddesi, borçlu ve aynı çatı altında yaşayan aile bireylerinin kişisel eşyaları ile ailenin ortak kullanımına hizmet eden ev eşyalarına önemli ölçüde haczedilmezlik koruması sağlamaktadır. Ancak para, kıymetli evrak, altın, gümüş, değerli taş, antika veya süs eşyası gibi kanunda belirtilen kıymetli mallar bakımından bu koruma aynı kapsamda uygulanmaz.
Bu nedenle evde bulunan bir eşyanın haczedilip haczedilemeyeceği değerlendirilirken eşyanın niteliği, kullanım amacı ve kanunda öngörülen haczedilmezlik koşulları incelenmelidir. Haczedilmesi kanunen yasak olan bir eşyanın haciz işlemine konu edilmesi durumunda ise haczedilmezlik şikâyeti gündeme gelebilir.
Konutta bulunan ve haczi mümkün olan bir taşınır malın borçlu olmayan eşe ait olması hâlinde ise İcra ve İflas Kanunu'nun 96 ve devamı maddelerinde düzenlenen istihkak hükümleri önem kazanmaktadır.
İstihkak iddiası, haczedilen malın takip borçlusuna değil üçüncü bir kişiye ait olduğunun ileri sürülmesi hâlinde bu kişinin mülkiyet veya diğer ayni haklarının korunmasına hizmet eder.
Ancak evlilik birliği içerisinde aynı konutta yaşayan eşler bakımından taşınır malların mülkiyetinin belirlenmesi her zaman yalnızca satın alma faturası üzerinden çözümlenemez. İcra ve İflas Kanunu'nun 97/a maddesinde düzenlenen mülkiyet karineleri, haczedilen malın kimin zilyetliğinde bulunduğuna göre önem kazanır.
Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun istihkak uyuşmazlıklarına ilişkin uygulamasında, taşınır malın yalnızca üçüncü kişinin elinde haczedilmesi ile borçlu ve üçüncü kişinin birlikte zilyetliğinde bulunduğu sırada haczedilmesi arasında hukuki ayrım yapılmaktadır.
Malın yalnızca üçüncü kişinin elinde bulunması hâlinde İcra ve İflas Kanunu'nun 99. maddesine ilişkin prosedür ve ispat kuralları gündeme gelebilirken, borçlunun elinde veya borçluyla üçüncü kişinin müşterek zilyetliğinde bulunan mallar bakımından 96 ve 97. maddelerdeki hükümler uygulanabilir.
Dolayısıyla borçlu olmayan eşin istihkak iddiasının başarılı olup olmayacağı, yalnızca eşyanın kendi adına alınmış olduğunu söylemesine bağlı değildir. Satın alma belgeleri, ödeme kayıtları, eşyanın kullanım biçimi, fiilî zilyetlik durumu ve diğer deliller birlikte değerlendirilmelidir. İstihkak iddiası ve buna bağlı davalar kanuni sürelere tabi olduğundan, haciz işleminin öğrenilmesinin ardından başvuru sürelerinin ayrıca dikkate alınması gerekir.
Eşlerin borçlardan sorumluluğunda üzerinde durulması gereken bir diğer önemli mesele, evlilik birliğinin temsili kapsamında doğan borçlardır.
Türk Medeni Kanunu'nun 188. maddesi uyarınca eşlerden her biri, ortak yaşamın devamı süresince ailenin sürekli ihtiyaçları bakımından evlilik birliğini temsil edebilir. Aynı Kanun'un 189. maddesi ise evlilik birliğinin temsil yetkisinin kullanıldığı hâllerde eşlerin üçüncü kişilere karşı müteselsilen sorumlu olacağını düzenlemektedir.
Bu hükümler karşısında eşlerden birinin tamamen kişisel veya ticari amaçlarla üstlendiği borç ile ailenin sürekli ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla evlilik birliğinin temsili kapsamında doğan borçların hukuki sonuçları aynı değildir.
Örneğin eşlerden birinin kendi işletmesinin ticari faaliyetleri nedeniyle borçlanması, kural olarak diğer eşin bu borçtan sorumlu tutulmasına yeterli değildir. Buna karşılık aile birliğinin sürekli ihtiyaçlarını karşılamak üzere temsil yetkisinin kullanılmasıyla doğan bir borç bakımından kanuni koşulların gerçekleşmesi hâlinde her iki eşin müteselsil sorumluluğu gündeme gelebilir.
Ayrıca eşlerin birlikte kredi sözleşmesi imzalaması, aynı borcu birlikte üstlenmesi veya eşlerden birinin diğerinin borcuna geçerli biçimde kefil olması hâlinde de sorumluluk değerlendirmesi değişmektedir.
Özellikle kefalet sözleşmelerinin geçerliliği bakımından Türk Borçlar Kanunu'nun 583 ve 584. maddelerinde düzenlenen şekil şartları ve eşin rızasına ilişkin hükümler dikkate alınmalıdır. Kefalet ilişkisinin varlığı ve geçerliliği belirlenmeden yalnızca evlilik bağına dayanılarak eşin kefil olduğu kabul edilemez.
Benzer şekilde banka hesabına haciz uygulanması bakımından da borç sorumluluğunun kişiselliği ilkesi geçerlidir. Borçlu olmayan eşin kendi adına açılmış banka hesabındaki paralar, yalnızca diğer eşin kişisel borcu gerekçe gösterilerek doğrudan haczedilemez.
Bununla birlikte banka hesabındaki paranın gerçekte borçlu eşe ait olduğu, paranın alacaklılardan kaçırılması amacıyla diğer eşin hesabına aktarıldığı veya hesap sahibi eşin takip konusu borçtan bağımsız bir hukuki nedenle sorumlu olduğu iddiaları ayrı bir incelemeyi gerektirebilir.
Bu tür uyuşmazlıklarda hesap sahipliği, paranın kaynağı ve taraflar arasındaki hukuki işlemlerin gerçek niteliği önem taşımaktadır. Ancak bir kişinin eşi hakkında icra takibi bulunması, tek başına o kişinin banka hesapları üzerinde haciz uygulanmasını haklı kılmaz.
Sonuç olarak Türk hukukunda evlilik ilişkisi, eşlerin bütün borçları bakımından sınırsız ve ortak bir malvarlığı sorumluluğu doğurmamaktadır. Türk Medeni Kanunu'nun 224. maddesinde düzenlenen temel ilke uyarınca eşlerden her biri kendi borçlarından sorumludur. Bu nedenle borçlu olmayan eşin mülkiyetindeki taşınmazların, araçların ve banka hesaplarının diğer eşin kişisel borçları nedeniyle doğrudan haczedilmesi kural olarak mümkün değildir.
Bununla birlikte eşlerin birlikte borçlanması, evlilik birliğinin temsili kapsamında müteselsil sorumluluğun doğması, geçerli kefalet ilişkisi, paylı mülkiyet, alacaklılardan mal kaçırmaya yönelik tasarruflar ve istihkak uyuşmazlıkları bu genel kuralın uygulanmasını etkileyebilecek hukuki durumlardır.
Aile konutu bakımından ise Anayasa Mahkemesinin Emine Göksel kararında ortaya konulan ilkeler doğrultusunda, yalnızca taşınmazın mülkiyeti değil, borçlu olmayan eşin aile hayatına saygı hakkı ve barınma ihtiyacı da dikkate alınmalıdır.
Bu nedenle eşlerden birinin borcu nedeniyle başlatılan icra takibinde diğer eşin malvarlığına yönelinip yönelinemeyeceği, yalnızca evlilik ilişkisinin varlığına göre değil; borcun hukuki kaynağı, mülkiyet durumu, mal rejimi, eşlerin sorumluluğu ve ilgili icra işlemlerinin kanuni şartları birlikte değerlendirilerek belirlenmelidir.
Eşin borçlu olması, diğer eşin de borçlu olduğu anlamına gelmez. Hukuken belirleyici olan evlilik bağı değil, takip konusu borçtan kimin sorumlu olduğu ve haczedilmek istenen mal üzerinde kimin hak sahibi bulunduğudur.

